Politika/Tarih

Kültür Emperyalizminin Bir Ögesi Olarak Din

Fransızca’dan dilimize geçmiş olan emperyalizm sözcüğü, bir milletin sömürü temeline dayanarak başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmayı istemesi, yayılmacılık, yayılımcılık olarak tanımlanmıştır.[1]  İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan çift kutuplu düzende emperyalizm de şekil değiştirmiş ve artık daha farklı bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Yani eskiden olduğu gibi güçlü devletlerin haritayı önlerine koyarak ülkeleri bir doğum günü pastası gibi paylaşıp işgal ettikleri düzen yerine kitle iletişim araçları aracılığıyla kendi kültürlerini benimsettikleri bir düzende bulunuyoruz.[2]

Kültür emperyalizmi ya da kültürel emperyalizm, bir ülkenin kendi kültürel değerlerini bir başka millete benimsetmesi olarak tanımlanır. Kültürel emperyalizme maruz kalan ülkelerin milletlerinin yaşam ve giyim tarzları, sanatı, eğitim ve dini organizasyonları ve en önemlisi dili değişime uğrar.[3] Güçlü ülkelerin kendi kültürlerini diğer ülkelere dayatması günümüzde özendirme yoluyla oluyor. Televizyonun, sinemanın, internetin bu konuda rolleri çok büyük. Peki kültürel emperyalizm sadece Batılı devletlerin tekelinde mi? Emperyalizmine sabah akşam sövülen fakat verdiği yeşil kart için sıraya girilen Amerika Birleşik Devletleri bunu yapan tek ülke mi? Bugün milli değerlerimizi yozlaştırıyor diye Batılı ülkeleri suçladığımız gibi tarih boyunca maruz kaldığımız diğer emperyalizm örneklerini de suçlamalı mıyız?

Emperyalizm ve bunun kültürel çeşidi elbette kısa bir tarihe sahip değil. Daha önceki dönemlerde ülkeler işgal ediliyor ve egemen ulusun kültürü sömürülen ulusa dayatılıyordu. Egemen ulusun değerlerinin dayatılması araçlarının başında din geliyordu. Batılı devletlerin sömürdükleri topraklarda yürüttükleri misyonerlik çalışmaları ve bugün Amerika ve Afrika kıtalarında bulunan halkların çoğunluğunun Hristiyanlık inancına sahip olmaları bunun en güzel örneğini oluşturuyor. Türk toplumu olarak biz de bir başka toplumdan gelen inancı kabul ettiğimizden dolayı yaşayış biçimimizde zaman içinde değişiklikler oldu.

Din hayatımızın her alanını etkileyen bir olgu. Özellikle İslam dini gibi katı kuralları olan ve reformunu henüz görememiş bir dinin etkilerini her yerde görmek mümkün. Tuvalete hangi ayakla girilmesi gerektiğinden mirasın nasıl paylaşılması gerektiğine kadar bireysel ve toplumsal birçok emir bulunmakta. Türklerin İslamiyet’i nasıl kabul ettiği tartışmalarını bir kenara bırakıp dinimizi değiştirdikten sonra yaşantımızda nelerin değiştiğine odaklanalım. Öncelikle, dinimizin değişmesiyle beraber dilimize birçok Arapça kelime girmiştir. Öyle ki şu an kullandığımız, iki insan karşılaştığında ağızlarından çıkan ilk kelimeler olan selamlaşma kelimeleri Türkçe değiller. Buna ek olarak, çocuklarımıza Türkçe isimler vermeyi dahi unutmuşuz. Türkiye’de çocuklarımıza en çok verdiğimiz isimlerin başında Ahmet, Mehmet, Mustafa, Muhammed, Ömer, Ali, Osman, Zeynep, Ayşe, Fatma, Elif gibi isimler gelmektedir. Çocuklarına kendi dilinden isim vermeyi unutmuş bir ulusun kültürel emperyalizme maruz kalmadığını söylemek mümkün müdür ? Çocuklarımıza Batılı isimler olan Jean Pierre, Alice, Jade gibi isimler vermek batılılaşmak ve yozlaşmak olarak kabul ediliyorsa, Arap isimleri vermek araplaşmak ve yozlaşmak demek değil midir? Bu isimler çok uzun zamandan beri verildiğinden ve kutsal sayılan kişilere ait olmasından dolayı yozlaşma ortadan kalkmakta mıdır?

İkinci olarak, kadının toplumdaki yeri İslamiyet’in kabul edilmesiyle birlikte önemli ölçüde değişmiştir. İslamiyet öncesi dönemde Türk kadını toplumda saygın bir yere sahipti. Hakanın yanında yer alan ve politika hakkında fikrine danışılan Türk kadını, İslamiyet’in kabulüyle beraber, varlık amacının çocuk yapmak ve ev işleriyle ilgilenmek olduğuna inandırılmış ve bu nesiller boyunca devam etmiştir. Batılılara özenerek kabul ettiğimiz medeni kanun; bir erkeğin birden fazla eşle evlenmesini, kız çocuklarının erkek çocuklarının yarısı kadar mirastan pay almasını, boşanmaların erkeğin sadece ‘’boş ol’’ demesiyle yapılmasını yasaklamışken, Şeriat diye adlandırılan İslam hukukunda bu saydığım maddeler medeni hukukumuzun tam tersi olarak emredilmiştir ve Türkler bu kanunun kabul edildiği 1926 yılına kadar bu şekilde yaşamışlardır.

Sonuç olarak, din kavramı kültürel emperyalizmin bir ögesi olarak karşımızda durmaktadır fakat dinin sorgulanmasının çok kolay olmaması ve nesillerdir süregelen alışkanlıklar bunun kabulünü zorlaştırmaktadır. Toplumlar birbirlerinden etkilenebilir ve alışverişlerde bulunabilirler. Bunda hiçbir sakınca yoktur. Sorun, bunun bir tarafının eleştirilip ona sövülürken diğer tarafının kutsal kabul edilen sebeplerle yok sayılmasındadır. Saygılarımla…

Amenhotep

[1] Sozluk.gov.tr

[2] Kahveci, Sevinç, Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim ve Medya Çalışmaları

[3]  Snow, Nancy, Propaganda, Inc.: Selling America’s Culture to the World, New York, Open Media,1998

Yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şunlar da hoşunuza gidebilir