Milliyetçilik kavramı 20. yüzyılda en çok dile getirilen sosyo-politik bir söylem, bir kavram olmuştur. 20. yüzyılın başlarında yavaş yavaş sosyal bilimlerin içinde kendine yer edinmeye başlamıştır. Bunun öncesinde, çeşitli örnekler görmek mümkündür fakat burada bahsedilen literatürde genel olarak yer bulmasıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrası soğuk savaşın etkilerini hissettiği yıllarda milliyetçilik kuramsal olarak bir çok kez ele alınmıştır.

Temelde milliyetçilik terimi, Cumhuriyet sonra Türk literatüründe ulusçuluk (ulusalcılık farklı bir yaklaşım) kavramı ile bir tutulmuştur. Bunu bir çok kaynakta görmek mümkündür. Ernest Gellner’in Uluslar ve Ulusçuluk (Nations and Nationalisme) adlı eserinde ulusçuluğu şu şekilde açıklamaktadır. ” Ulusçuluk temelde siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören siyasal bir ilkedir”.

Ayrıca siyasal anlamda ki anlamı şöyle çıkartılabilir; “Bir devletin içindeki etnik sınırların iktidar sahipleriyle yönetilenleri birbirinden ayırmamasını öngören siyasal meşruiyet kuramıdır. İşte bu noktada Gazi Mustafa Kemal’in 1932 yılında Diyarbakır gezisinde sarf ettiği, sözler bu meşruiyeti doğrular niteliktedir. “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bu damarlar, birbirini tanısın. Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelik çabalar boğulmaya mahkumdur. Türk milleti kendinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara hoşgörü gösterecek bir topluluk değildir.”

İnsanlık tarihi boyunca üç temel aşamadan geçmiştir. Tarım öncesi dönem, tarım ve yerleşik hayat ve son olarak ise sanayi dönemi. Bu salt ayrımda, tarım öncesi dönemde devlet ihtiyacı bulunmamıştır. Tarım döneminde ise her toplumun olmasa da, birçok toplumun devletler kurduğu görülmüştür. Devletlerin biçimlerinin de farklılık gösterdiği durumlar olmuştur.

Devletin varlığı ihtiyari bir durum değildir. Fakat sanayi dönemde bu durum tersine dönmüş. Devletin yokluğu yerine varlığı kaçınılmaz bir hal almıştır. Burada Hegel’in dediği gibi, bir zamanlar kimsenin devleti yoktu, ama şu zamanda devletin varlığı zaruriyet haline gelmiştir. Sanayi toplumunda ki iş bölümünün karmaşıklığı, devletin burada kural koyma yetkisini güçlendirmiş ve iş bölümü kavramının doğmasına etki etmiştir.

Bu anlamda ulusçuluk kavramını devletin varlığından ayrı tutmak pek mümkün değildir. Devletin varlığı ulusçuluk düşüncesinin devamlılığını sağlar. Devletin varlığını ulusa bağlamak doğru değildir. Fakat ulusun varlığını devlete bağlamak gerekir. Örneklendirmek gerekirse; Yugoslavya’nın parçalanmasında, insan gruplarının farklı etnisitelere kendilerini ait hissetmesi, farklı inançlara sahip olması etkili olmuştur. Buradaki ana fikir millet yada ulus kavramından önce etnisite aidiyetidir. Sonrasında kurulan irili ufaklı devletlerin oluşturduğu yapı sonrası oluşan ulus devletlerin temeli; farklı etnisitelerin oluşturduğu bir ulus/millet modeli ve bu modelin devamlılığıdır.

Savaş sonrası oluşan reaksiyoner düşünce sistemi

Türkçe’nin bu literatür anlamda yetersiz olması ve kullanılan kavramların birbirini tamamlamaması pek çok olgunun yanlış yorumlanmasına ve kullanılmasına sebep olmuştur. Genel olarak uluslararası alandaki kaynaklarda ve toplumlarda nasıl kullanıldığı ile ilgili bir yazı daha yazılabilir. Bizim konumuz ise, Atatürk milliyetçiliği yada Kemalizm dönemi Türkiye’nin milliyetçilik anlayışıdır.

1840 senesinde Selanik’te doğan Mustafa ile aynı sene Süleymaniye’de (bugünkü Irak sınırlarında bulunan bir kent) doğan Mehmet’in ömürleri 1940’lı seneleri görmeye yetmiş ise yaşadıkları psikolojik ve sosyolojik travmalar bütün hayatını etkilemiştir.

1853 senesinde başlayan Kırım Savaşı sonrası seneler süren savaşlar,fermanlar, meclis açılmaları ve kapanmaları, darbeler, cihat ilanları, kaybedilen topraklar, yenilikler bir sürü olay ve durmak bitmeyen bu süreçler. Bu süreçte kaybedilen toprakların getirdiği sosyal, ekonomik siyasi problemler ve kaybedilen bölgelerde yaşayan Müslüman halkın Anadolu’ya doğru yol alması ve onları bekleyen yeni bir hayat, yeni bir bölge. Bu sürecin 1922 yılına kadar devam etmesi.

Türkiye Cumhuriyetinin son otuz yılındaki devlet adamlarının, toplumun her alanında işlediği politikalar; kültür ve tarih birlikteliğini bilinçli olarak unutturulmaya ve yozlaştırılmaya yöneliktir. Türkiye cumhuriyetinin kuruluş felsefesinde yer alan en temel öğretiler; çağdaş halk egemenliği, laiklik ve Atatürk milliyetçiliğidir. Konumuz olan Atatürk milliyetçiliği ise teorik ve pratik anlamda, ulusalcılıktır. Ulusalcılık kelime anlamı ile milliliktir. Ekonomide devletçilik örneğini görmekteyiz. Milli Eğitim, Milli Savunma, Milli ekonomi, Milli edebiyat gibi örnekler karşımıza çıkmaktadır.

Türk toplumu için ulus kavramı laiklik,cumhuriyetçilik, devrimcilik ve halkçılık gibi ilkelerden ayrı düşünmek imkansızdır. Çünkü birbirini tamamlayan temel kavramların bunlar olduğu aşikardır. Devletin, eşit vatandaşlık hukuku çerçevesinde ülkede yaşayan tüm yurttaşları Türklük üst kültür kimliği içinde bütünleştirilmesidir. Etnik ve dinsel ayrımcılıktan bağımsız bir anlayış üzerine kurulan bu kavram aslında ulusal birliğin sağlanmasındaki en büyük etmendir. Osmanlı devletinde gördüğümüz hukuk birliğinin farklılığı tarım toplumda büyük bir soruna yol açmazken, sanayi toplumunda en büyük bedelini Osmanlı toplumu ödemiştir. Bu anlamda kurucu öğreti, Ulusalcılığı sadece sosyolojik anlamda gerekli görmemişler, siyasi askeri ve hukuki anlamda da gerekli görmüşlerdir.

Yeni kurulan Cumhuriyetin bulunduğu sosyo-kültürel durum, ilerlemiş çağdaş toplumlardan geri kalmışlık, ülkenin en büyük problemlerinden biri olarak görülmüştür. Bu sebepten ötürü çağdaş toplumun seviyesine gelebilmek – her anlamda- sosyo-kültürel bir seferberlik ve bunun dinamikleri, motivasyonları ile gerçekleştirilebilirdi. İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği her sözün altında yatan gerçekler bunlardır. ” Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü 1932 yılında 10. Yıl Nutkunda Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından söylenmiş bir sözdür. Aynı şekilde “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözü 1927 yılında Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin sonunda söylediği bir sözdür. Bu ve bunun gibi birçok söz erken cumhuriyet döneminde söylenmiştir.

Yazıma son vermeden önce; Gazi’nin kurduğu ve şeklinin verdiği Türkiye Cumhuriyeti, yani yaşadığımız ülke – en azından çoğumuzun – , buranın refahı ve gelişmesi ülke halkı için bilhassa gençler için çok önemli. Özellikle ikinci dalga göçün arttığı son on yılda, eğitimli nüfusunu kaybeden bir Türkiye görmekteyiz. Bunun sebepleri, sonuçları ve hangi motivasyonla bunların gerçekleştiği araştırılmalıdır. Gelecek sayımızda bu konu ile ilgili yazacağım .

Oğuz Genç

 

Faydalanılan Kaynaklar

Atatürk, Mustafa Kemal – NUTUK (1927)

Gellner, Ernest. (1982) – Uluslar ve Ulusçuluk. Büşra Ersanlı Behar (Çev.). İstanbul: İnsan Yayınları.

Akçura, Yusuf – Üç Tarz-ı Siyaset (1904). Türk Tarih Kurumu Yayınları; (2018)

 

Bir Protesto Hikayesi; ŞİLİ

Yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şunlar da hoşunuza gidebilir