Bir mekan düşünün ki içeri adım attığınız anda sizi büyülesin, tesiri altına alsın. İşte Ani’nin ilk seferde insana hissettirdiği tam olarak budur fakat adımlarınız ilerledikçe merakınız ve hisleriniz de buna paralel olarak artar, yoğunlaşır.

Benim de memleketim olan Kars’ta bulunan, surlarla çevrili olan bu antik kente tarih meraklılarının ve hatta tarihsel konulara pek merak beslemeyen kişilerin bile büyük ilgi duyacağını söylemek bence mümkün. Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış ve birçok savaşa tanıklık etmiş bu antik kentte bulunan yıpranmış yapıların içlerine girdikçe, o uçurum kenarlarından kenti kuş bakışı izledikçe, kim bilir zamanında burada neler yaşanmıştır, ne duygular yeşerip solmuştur diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.

 

Yüzyıllar öncesinde oldukça merkezi ve önemli bir yerleşim alanı olan Ani’nin tarihçesinden kısaca bahsetmek gerekirse; 10. Yüzyılda Ermeniler tarafından kurulmuştur. O dönemde İpek Yolu’nun üzerinde yer aldığı için çok önemli ve merkezi bir konuma sahiptir. Bu sebeptendir ki Ani, Anadolu’nun en büyük, en zengin ve ihtişamlı kentiydi. Bir süre Bizans yönetimindeki Ermenilerin egemenliği altında kalmış ve sonra Selçuklular, Gürcüler, Moğollar, ve Osmanlıların egemenliği altına girmiş, 16. yüzyıla kadar da zenginliğini ve önemini korumuştur ancak başta Urartuların buraya yerleştiği tahmin edilmektedir.

Ticaret yolunun konumunun değişmesiyle Ani, eski önemini yitirip yavaş yavaş terk edilir ve 16. yüzyılın sonunda meydana gelen büyük depremle de birçok yapı yıkılır ve 18. yüzyılın başlarında artık insan izine rastlanamaz. Bu kale kent bir Ermeni olan Bagratlı Kral Aşot’un emriyle inşa edilmiştir. Muhteşem kiliselere ev sahipliği yapan bu kent “1001 Kilise Şehri” olarak da anılmaktadır. Ani’nin en büyük katedrali Meryem Ana’ya adanmış fakat bu kent sadece Hristiyanlar için değil başka dinler için de büyük önem taşımıştır. Öyle ki yüz metre aralıklarla çeşitli ibadethaneler görmek mümkün. Bu durum belki de dönemin insanının hoşgörüsü hakkında bize küçük bir ipucu verebilir.

Türklerin Anadolu’da yaptığı ilk camii (1072) olan Manuçehr Cami ve Anadolu’nun ilk zerdüşt tapınağı olan Ateşgede Tapınağı da buradadır. Ayrıca Türklerin Anadolu’da yazdığı ilk kitabe de yine burada yer almaktadır. Bölgedeki yerleşimin Bronz ve Demir çağlarına dayandığı, yapılan kazı çalışmaları neticesinde keşfedilmiştir ve bu kazı, araştırma çalışmaları hâlâ devam etmektedir. Kim bilir belki de bu paha biçilemez miraslarla dolu antik kentin altında daha ne hazineler keşfedilmeyi bekliyordur.

 

Ani Harabeleri denildiğine bakmayın. Aslında burası tüm dünyada “Ani Medeniyeti” olarak bilinmekteydi fakat uzun zaman bakımsızlıkla boğuşan bu kent “Ani Harabeleri” adıyla anılmaya başlandı ancak bu durum bile ona büyülü bir hava katmaktadır.

Ani Kenti’nde bugüne kadar yaklaşık yirmi dört farklı uygarlık hüküm sürmüştür. İki ülkeyi birbirinden ayıran bir nehir ve bir de köprü bulunmaktadır. Eskiden bu taş köprü iki ülkeyi birbirine bağladıysa da yıkılma nedenine dair çeşitli söylemler bulunmaktadır. Ayrıca bölgenin alt kısmında gizli saklı tünellerin olduğu iddia edilmektedir.

Ani’de bulunan eserlerden bahsetmek gerekirse; Tigran Honents Kilisesi, Genç Kızlar Kilisesi (Bakireler Manastırı), Rahibeler Manastırı (Kız Kalesi), Abughamrents (Poladoğlu) Kilisesi, İpek Yolu Köprüsü, Büyük Katedral (Fethiye Camisi), Selçuklu Kervansarayı, İç Kale, Horomos Kilisesi ve daha nicesi… Bir zamanlar burada yaşamış olan yüz binlerce insanı, onlarla aynı noktalara adım atmayı, aynı taş duvarlara dokunmayı hayal ederek gezmenin verdiği keyif gerçekten bambaşka.

 

Ani harabeleri birçok ilgi çekici efsaneyi de içinde barındırıyor. Benim en çok ilgimi çeken ve orada değişik bir atmosfere girmeme neden olan Şahmeran Efsanesi olmuştu. Bu muhteşem hikayeden sizlere de kısaca bahsetmek isterim.

Efsaneye göre öksüz bir genç olan Bozok ve iki arkadaşı ormanda dolaşırken büyük bir bal kuyusuna rastlıyorlar ve uzunca bir süre o baldan üçer teneke çıkartarak paylaşıyorlar, geçimlerini sağlıyorlar. Bal sonunda tükeniyor ve balı almak üzere Bozok’u kuyuya indiriyorlar ama sadece iki teneke bal çıkıyor. Bunun üzerine arkadaşları, en sadık dostları olan Bozok’u kuyunun içinde bırakıp gitmeyi tercih ediyorlar.

 

Bozok kuyunun içinde dolaşırken birden bir aydınlık görüyor ve oradan geçtiğinde aslında Şahmeran’ın ülkesine geçiş yapmış oluyor. Etrafını hemen yılanlar sarıyor ve onu oradan alıp Şahmeran’a götürüyorlar. Aslında Şahmeran Bozok’u görür görmez içi ona karşı ısınıyor ve ona: “Seni tekrar yeryüzüne gönderemem çünkü bana ihanet edersin. Benim de korumam gereken bir halkım var.” diyor. Bozok başından geçenleri ve ihanete uğradığını anlatıyor ve Şahmeran da bunun üzerine:“İhanete uğrayan mutlaka ihanet eder o yüzden seni kesinlikle gönderemem.” diyor.

Aradan yıllar geçiyor, Şahmeran ve Bozok sürekli birlikte vakit geçiriyorlar ve zamanla bu birliktelik duygusal bir hâl alıyor. Şahmeran ona güveniyor ve bütün yüreğini açıyor. Bir süre sonra Bozok, annesini özlediğini ve onu görüp geleceğini söylüyor. Bunun üzerine Şahmeran: “Biliyorum dönmeyeceksin fakat ben seni büyük bir umut ve aşkla bekleyeceğim.” diyor. Bozok yeryüzüne çıkıp annesine kavuşunca bütün geçmişi unutup burada yaşamına devam ediyor. O sırada Ani’nin kralı bir hastalığa yakalanıyor, kimse çare bulamıyor. En sonunda bir müneccim sağlığına kavuşabilmesi için Şahmeran’ın etinden yemesi gerektiğini söylüyor.

Şahmeran’ı kimin gördüğünü öğrenmenin bir yolunun o kişinin üzerine su dökmek olduğundan bahsediyorlar. Böylece o kişinin derisi pul pul olacaktır ve Şahmeran’ı gördüğü anlaşılacaktır. Bunun üzerine bütün Ani’de ev ev dolaşıyorlar, herkesin üzerine su döküyorlar ve sıra Bozok’un evine geldiğinde durum anlaşılmış oluyor. Başlangıçta direniyor, Şahmeran’ı görmediğini ve onları götüremeyeceğini söylüyor fakat kral bütün hazinesini ona vereceğini söyleyince aklı çeliniyor ve Bozok’un önderliğinde mağaraya gidiyorlar. Şahmeran önce Bozok’u görüyor ve çok mutlu oluyor fakat arkasında muhafızları görünce ihanete uğradığını anlıyor ve diyor ki: “Ben sana söylemiştim. İhanete uğrayan mutlaka ihanet eder.” Bütün bunlara rağmen Şahmeran yine de uyarıyor sevdiğini:“Kafamdaki etlerden yeme orası zehirlidir. Kuyruktaki etimden ye.” diyor. Bunun üzerine Bozok çok pişman oluyor ama artık iş işten geçmiştir.

Muhafızlar Şahmeran’ı yakalayarak Poladoğlu Kilisesi’nin yanına yatırıp dilim dilim keserek haşlarlar. Krala etinden yedirirler. Bu arada Bozok yaptığı şeyin pişmanlığını kendi canıyla telafi etmeye çalışır ve “Şahmeran! Şahmeran!” diye bağırarak kilisenin önündeki uçurumdan kendini aşağıya bırakır.

Gariptir ki bölge yakınlarındaki bazı köylüler, hâlâ sessiz bir ortamda kulağımızı verir de dinlersek, Bozok’un Şahmeran’a yakarışlarını duyabileceğimizi söylerler.

Eğer henüz gitmediyseniz, bu zor günleri atlattıktan sonra, rotanızda ilk sıralara yerleştirmeniz gereken yerlerden biri Ani harabeleri olabilir. Eminim ki geziniz bu tarz bilgilendirmeler ışığında çok daha keyifli olacaktır. Böylesine köklü bir kültürel mirasın unutulmaması ve değerinin bilinmesi temennilerimle, sağlıcakla kalın.

Sibel ULUÇAY

 

 

 

1 Comment
  1. Alaattin Dağlı 12 ay ago
    Tekrarla

    Çok güzel bir hikaye ve çok güzel bir yazı birçok şey öğrendim, Teşekkürler.

Yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şunlar da hoşunuza gidebilir