Kültür/Sanat

Bir Eseri ve Besteciyi Anlayabilmek İçin…

“Müzik evrenseldir.” diye kalıplaşmış, gayet klişe bir laf var. Resmen bilinçaltımıza işlemiş bir kalıp.

Gerçekten öyle mi? En fazla ne kadar anlayabiliriz bir müziği? Ne kadar bilebiliriz bir bestecinin bir eserini üretirken nasıl acılar çektiğini? Jazz müzik, bizde bir New Orleans’lı ile aynı etkiyi yaşatır mı?

Bu yazıyı bu sorular üzerinden yazdım ve sonunda cevaplar için bir ipucu verdim. Umarım gözünüze ve kulağınıza hitap ederim.

Öncelikle söylemek isterim ki, müziğin evrensel olduğunu düşünmüyorum. Hatta küresel olduğundan da şüpheliyim. Çünkü hangi müziği seveceğiniz, hangi ezginin, dizilimin, tınının size hitap edeceği tamamen yaşadığınız kültür ve sizin estetik değerlerinizle alakalıdır. Yani dünyadaki herkese hitap eden bir müzik yok ki, evrendeki bizden başka yaşam formlarına hitap etsin.

Her insanın ayrı bir dünya olduğu ve başka insanlarla ancak ve ancak kendimizden yola çıkarak empati kurduğumuz için ne yazık ki aynı müziğin bir başka insanda nasıl bir hissiyat uyandıracağını bilemeyiz. Fakat, ortak hisler kurduğumuz insanlarla iyi anlaşırız. Orası ayrı konu…
Aşina olmadığımız bir müziği anlamak ve sevmek için o müziğin kültürünü öğrenmiş olmak gerekiyor. Örneğin bir uzak doğu müziği bizlere sinek vızıltısı gibi gelebilir. Çünkü hem aşina değiliz, hem de o kültürde ne ifade ettiğini bilmiyoruz. Eğer Türk Halk Müziği ile beslenmiş biri iseniz American Country müziği yahut Jazz müzik size tuhaf gelebilir.

Dünyadaki müziklerin bugünkü formlarına evrilmesinde bir sürü dinamik yatıyor. Müzik tarzının çıkış noktası olan coğrafyadan yaşanılan kültürün edebiyatına, tarihine, ekonomik altyapılarına varana dek…

Herhangi bir sanat eserinin oluşma şekli aslında sanatçının yaşadığı toplumun, etkilendiği dinamiklerin ona ne hissettirdiği ile paraleldir. Goethe ‘’Renk Kuramı’’ isimli eserinde diyor ki; “Doğanın bir ürünü ile sanat arasında fark yoktur”. Yani sanatı genel olarak doğanın, özelde insan doğası biçimi ile oluşturduğu bir ürün olarak görüyor. Ne kadar da doğru… Ve yaratıcılığın önünde de hiç bir şey duramıyor. Çünkü doğa ana her zaman olumlu ya da olumsuz bir şeylere gebe…

Klasik Batı müziğinin de çok sesli müziğe evrilmesi, ilk Papa 1. Gregorius’un ezgileri ile ile başlıyor. Aslında Gregorius’in yasakları ile desek daha doğru olur. Çünkü Yunan modlarından (makam, diziliş) iki tanesi hariç (iyonyen ve eolyen) yasaklaması batı müziğinin çok sesli formuna öncülük etmiş. Tabi bunları siyasetin dinselleştiği her yerde sunulan bahanelerle yasaklamış. Şehvet uyandırması gibi vesaire…

Fakat bu yasak sonraki dönemlerde bu gregoryen ezgiler iki partili olarak kullanılmış. Yani iki, üç, dört melodi aynı anda çalınarak… Müzikle ilgilenenler bilir sonradan da iyonyen ve eolyen bugünkü majör ve minör halini almış. Tabi biraz seslerin frekanslarıyla oynanarak yapılmış bu.

Ortadoğu’da ki ve bizim coğrafyamızda ki müziklerin böyle bir dinamiği yoktur. Bu müziklerin farklı bir mimarisi vardır. Makamdan makama ustalıkla geçişler içerir. Bir başka yazımda bununla ilgili yazacağım. Klasik batı müziğini hep eşsiz bir mimarisi olan çok katlı, Türk Sanat Müziğini de yine eşsiz bir mimarisi olan yan yana dizilmiş tek katlı binalara benzetirim ben.
Besteciyi sınırlandıran herhangi bir şey bile bir sürü form yaratıyor. Bir ağacın dalını kesince meyvelerini daha iyi vermesi gibi bir şey bu… Yahut kestiğiniz dalın yerine beş tane dal çıkması gibi…

Sonradan klasik müzik de bütün diğer sanatlar gibi yaşadığı dönemin formuna giriyor. Rönesans döneminde ortaya çıkan çok sesli müzikler gelişiyor; Barok döneminde çok fazla küçük detayları olan o büyük, görkemli sarayların formuna giriyor. Klasik dönemde ise genel olarak daha az süslemeleri ve kendi içinde diyalektiği olan, dönemin didaktik öğretisini de barındıran bir forma dönüşüyor. Hepsi de kendi dönemindeki sosyal yapıyı anlatıyor bize. Her dönemde işin matematiği biraz daha değişik. Her dönemin eserleri farklı motifler barındırmakta. Tıpkı diğer sanatlarda da olduğu gibi. Biz müzisyenler bu dönemleri icra ediyoruz etmesine ama ses kaydı yapılamayan dönemlerdeki bir besteciyi ne kadar yansıtabiliyoruz ya da yorumlayabiliyoruz acaba? Çünkü Beethoven’ın bir kaydı yok. Keşke Beethoven’ın Pathetichue Sonatını kendisinden dinleyebilseydik…

Elimin altında bir zaman makinesi olsa geçmişe gidip Johann Sebastian Bach klise orgunda ya da klavsende Toccata ve Fugue eserini çalarken orada olmak isterdim. Çünkü kendisi müziğin bütün materyallerini en ince detaylarla kullanan müthiş bir deha. Fugue’lerin notalarına baktığınız zaman geometrik şekilleri görebilirsiniz. Sanki yazdığı şey müzik değil de bir matematik formülü gibi ya da geometri dersinde bir öğrencinin aldığı notlar gibi. Muazzam. O Barok dönemin doruk noktası.

Sizlerle, Bach’ın kullandığı müzikal materyallerle ve bunları kullanış biçimi ile ilgili bir video paylaşacağım dostlar. Yazımın sonunda videoya ulaşabilirsiniz. Videoda melodiler grafikler halinde gösterilmiş ve inanır mısınız yalnızca tek bir melodi var. Bu melodiyi farklı şekillerde aynalıyor, ters çeviriyor ve bu şekilde bir orkestra için eser üretiyor. Sadece tek bir melodiden! Böyle bir şey yapabilmek gerçekten ustalık istiyor. Bana göre aslında çok sesli müziğin geldiği son nokta bu.

Videonun başında şefin görsellerle desteklenmiş konuşmasını dinliyoruz. Çevirisi şöyle: Desenleri severiz. Yapbozun son parçasında bile o bir parçanın yerine oturmasından hoşlanırız. Ancak bizde şaşırmayı seviyoruz. Desenlerin ayaklarımızın altından kayması için kuralların çiğnendiğini görmek isteriz. Yapbozun birbirine uymayı reddetmesi için yeni bir açı gereklidir. Desen ve sürpriz arasındaki bu gerginlik, bizi ayak parmaklarımızda tutunmaya yetecek kadar dik tutar. Hem matematik hem müzikte klasik türdeki desen simetriden gelir. Bir şeyi değiştirebilmemiz için onu aynı olduğu gibi tutan bir şeyin yani simetrisi olduğunu söyleyebiliriz. Resminizi bir aynaya doğru çevirirseniz aynısını görürsünüz. Ancak onu döndürürseniz, akrabalarının bazılarına daha uzak görünür. Yinelenen desenler bu karmaşık mozaikler gibi İspanya’da ki Alhambra’dan gelmektedir. Kaydırsak ve döndürsek bile aynı kalır.

Size iyi seyirler dostlar. Bir yazının daha sonuna geldik. Bir müziği nispeten anlamak için ne anlattığını bilmek gerekir. Yani dönemindeki diğer sanatları, özellikle de dönemin mimarisini. Bunun dışında sosyo-ekonomik koşullarını… İşte size Bach’ı ve müziğinin matematik ve simetrisini anlayabilmek için bir link. Esen kalın.

Bu arada unutmadan; Çeviri desteği için dostum Funda Gülten’e teşekkürü bir borç bilirim…

Ersim TUNCE

Yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şunlar da hoşunuza gidebilir