Politika/Tarih

Benim Hikayem İsmi Olmayan Bir Dünya Hakkında

Ütopya?

Peki ya Distopya?

Birisi aslında olmayan gerçekleşmesi olanaksız, hayali, ideal tasarı. Diğeri ise onun pesimist hali. Peki gerçekleşmesi olanaksız hayali, ideal bir tasarı kuracak olsaydın, sınırlarını ne kadar gerçekleşmesi olanaksıza zorlardın? Ben ilk önce kendimde bu sorunun cevabını bulmak isterdim. İnsanlar elde etmek istediği bir amaç için oldukça uğraşır, düşünür, yaşar. Peki ütopyamdan bahsedecek olsaydım, benim amacım ne olurdu?

Neye ulaşmak istediğimi düşünürken aklıma ”Neden?” diye başka bir soru geliyor. Neden varız? Hayatın amacı nedir?

Hey,

Merhaba insan şuan dünyadasın,iyilik,kötülük,güzellik,keder,tatlı,acı ne varsa hepsinin olduğu bir yer. Hissettiğin onca şeyin, izlediğin filmlerden aşık olduğun kişiye,gerçeklerden hayallere,her şeyin yok olduğu bir yer burası. Peki sen neredesin? Neyi düşünüyorsun? Neden buradasın?

Sonsuz sayıda evrenden yine sonsuz olan bir evrendeki süper küme içinden Samanyolu galaksisindeki dünyaya gelmeyi başardın. Doğup büyürken yaşadığın gördüğün ne varsa sana mikroskoptan ne kadar büyük olduğumuzu teleskoptan ise ne kadar küçük olduğumuzu öğretti. Kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gördüğün yıldızların onların onlarca yıl önceki görüntüleri olduğunu fark ettin ve sordun belki de benim gibi ”Neden Buradayız?” diye.

İnsan doğası gereği ihtiyaç sahibi olarak doğar. İnsanın bu soruya cevap bulma arzusu da doğuştan var olan ihtiyaç sahibi olmasından kaynaklanır. Bu sorunun cevabını bulmaya çalışmak; özgürlüğe kavuşmak istemine, bir diğer ihtiyaçlarımızdan biri olan huzura ulaşma çabasına bağlıdır. Ve bence ”Neden Varız?” sorusunun cevabı, bu sorunun yanıtını bulmaya çalışmaktır.

Peki…

Bu sorunun cevabını aramaya çalışmak varoluş amacımın belki de en önemli parçasını oluşturuyorsa, kendime şu soruyu sormaz mıyım o halde; “Bu sorunun cevabını ararken ne kadar özgürüm? Özgürlüğün anlamı nedir?”.

Özgürlüğün canımız ne isterse onu yapmak olduğunu zannederiz.

Bu iletişim çağında zihinlerimiz kontrol altında, medya işini yaparken, psikologlardan destek alıyor, bizi ağlatmak iyi yada kötü hissettirebilmek için gereken ne varsa biliyorlar.

Hadi kendimize tekrar soralım; “Bu özgürlüğü nasıl elde ediyorum? Neler istediğimi nereden biliyorum?”.

İşte hikayemdeki bu dünyada, -aslında BENİM distopyamı oluşturan birazdan bahsedeceğim tasarılar- tek bir topluluk tarafından yönetilen, devlet liderlerinin bu topluluk tarafından seçildiği ve yönetildiği, savaş kararlarının yine bu topluluktan çıktığı, bütün ekonomi,borsa,medya, basın yayın organlarının gücüne hakim, istediği karışıklığı çıkartıp, düzen getirmek adı altında son duruma el koyan, kazançlarını kendi amaçlarına göre yönlendiren, virüsleri hastalıkları ellerinde biyolojik silah olarak tutan,  kısacası seni piyon gibi kullanıp bunu yaparken sana her şeyi sunup seni uyuşturan bu topluluğa dair her fikrin, inancın, düşüncenin yanında yakınında ve içinde olan ne varsa, onlardan bu gücün alındığı ve benzerlerine dahi hiç bir yönetme gücü verilmediği bir dünya mevcut. Kısacası özgün özgürlük diye keşfedip bulmak istediğim, herkesin bulması gerektiğine inandığım bu inancın keşfedilebilmesini engelleyen, insani hak ve değerleri hiçe
sayan, her nesne, her birey, her durum, olay, canlı cansız tüm etkenlerin hiç varolmamışçasına yeniden kurulduğu, savaşların, açlığın, acısını çektiğim, insana insan olduğunu unutturan bütün durumların ortadan kaldırıldığı bir dünya.. Barışın, aşkın, sevginin, saygının, erdemin, hayat boyu öğrenme felsefesinin normal bir şeymiş gibi karşılandığı, yürütüldüğü ve bunların hiç birinin zorunda olunduğu için değil, gerçekten böyle hissedildiği için yapıldığı bir dünya…

Platon’un çok güzel bir sözü vardır; İktidar, iktidara düşkün olmayan ve ondan gelecek yararlara ihtiyacı olmayanlara verilmelidir.”

Bu topluluğun ortadan kaldırılmasını istememin en büyük sebeplerinden biri JJ. Rousseau’nun aslında bize çok güzel bir yaklaşım bırakmış olmasıdır üzerinde düşünmemiz gereken; ”Doğa’nın insana ihtiyacı yoktur, ama insanın doğaya ihtiyacı vardır”.

Çok güzel sorunlarımız olabilirdi çözülmeyi bekleyen. Mesela savaşlardan, açlıktan ölen insanlardan ya da cehaletten bahsedip bunların yok olmasını sağlamak en büyük problemlerimiz olmayabilirdi de. Üzerinde misafiri olduğumuz bu güzel doğaya nasıl onun bize sürekli verdiği gibi biz de ona verebiliriz diye savaşabilirdik. Üzerinde yaşadığımız uzay nedir, neye benziyor, var mı komşularımız, nasıl insan evladı olarak birlik ve güzellik içinde yaşayabiliriz gibi sorunlarımız olabilirdi. En büyük problemimiz, nasıl bu dünyaya en güzel şekilde hizmet edebiliriz ve yaşadığımız bu eşsiz güzellikteki dünyaya, insanlığa ve belki de hiç tanışamadığımız bir çok şeye nasıl faydamız olabilir gibi sorular olmuş olsaydı keşke.

Biz ne yaptık. Savaştık. Ama kılıçlarla, bombalarla, silahlarla. Kalemlerle değil. Yok ettik, parçaladık, böldük, kirlettik, üzdük.

İsterim ki bu isimsiz dünyamda toplumu yönetenlerin bilim insanları tarafından yönetilen bir heyetten oluştuğunu. Bilimsel gelişmeler devamlı ve gelişim sürecine girerken, toplum entelektüel düzeyde sürekli gelişim ve kalkınma halinde olur, cahilliğe büyük bir savaş açılır.. Öyle isterim işte. Erdem ve saygı çerçevesinde böyle bir toplum yönlendirilmemiş, özgürlüğü özgünleşmiş, ütopik bir topluma -bence- zaten dönüşür.

Eğer daha geniş çerçeveden bakacak olsaydık peki? Ütopya, özgürlük, savaş, barış, bilim heyeti…

EEE?!

Kafamızı kemiren onca dünya derdinin yanında asıl bakmamız gereken şey belki de bir bebek gibi duruyordur başucumuzda ha?

İhtişamı, gizemi, içimizdeki korkuyla karışık merak duygusuyla; Uzay.

Evet uzay. Belki de insan ırkının hiçbir zaman tamamını keşfetmeye ömrü ve nesillerinin yetmeyeceği o sonsuz galaksilerle dolu boşluk. Rüyalarda içinde gezindiğim, hayal gücüm yetersiz kaldığı için üzüldüğüm ve daha fazla keşfetme arzusuyla yanıp tutuştuğum.. İlham perilerime bana azıcık da olsa onu kafamda canlandırabilmem için yardımcı olması için yalvardığım o sonsuz evren.. Nasıl bir varoluş, nasıl bir büyüklük.

Nasıl gizemli ama…

Bir fikir atsam ortaya mesela. Deli der miydiniz bana? Yoksa hoşunuza mı giderdi?

Peki ya tanrı vardıysa ve güç ondan soruluyorsa, tanrının mizah sahibi olduğu kaçınılmaz olmaz mı bir ütopik fikirle daha? -Ya da kimine göre distopik?-                                                                                                                                                                             Neden mi?

Bir düşünsene belki de Dünya tanrının bu sonsuz evrenindeki ütopya/distopya ideolojilerinden sadece bir tanesini denediği bir deney yerinden başka bir şey değil. Peki buna ne derdin?

Senin ütopyan ne?

Benim gibi bir distopyan vardır belki bizim ütopyanı anlamamıza yetecek kadar kötü… Hangisini düşündün sen? Neye ulaşmak isterdin, neyi yaşıyor olmak isterdin? Ya da aslında ne için yaşamak isterdin?

Hey sen!

Sen neyi bilmek isterdin varoluşunda?

Ben neyi bilmediğimi bilmek isterdim mesela. Bilmediğim her şeyi bilebilmek isterdim.

 

Düşünce Tarihi’ni Orhan Hançerlioğlu’ndan okurken, düşünce özgürlüğünü sorguladığım bir süreçten geçtim. Üzerine Platon’un Devlet’ini okurken, aynı onun yaptığı gibi sanki karşısında başka biri varmışçasına sorular sorup, aslında kendisinin verdiği cevaplarla, ikili karşıtlıklar, paralellikler oluşturarak, yarattığı o sonsuz felsefede, kendi bulduğum sorularıma, yine kendim cevaplar vermeye çalıştım. Bu bana Platon’un ne kadar büyük bir felsefeci olduğunu o kadar
büyüleyici bir şekilde kanıtladı ki, onun büyüklüğü karşısında ezilmemin yanı sıra, bilgiye, sorgulamaya, öğrenmeye, ve en önemlisi insanı insan yapan düşünmeye olan açlığımı ve heyecanımı farketmeme sebep oldu. Yazılarımın hiç bir amaç gütmediğini, düşünce özgürlüğünün kısıtlanmamasının insanı daha fazla geliştireceğini ve hep göremediğimiz bir diğer adıma daha fazla yaklaştıracağına inanmam sebebi ile fikirlerimi paylaşmaktan çekinmediğim ve bu sebepten yargılanmadığım için hayatım boyunca hep öğretilebilir maceralar keşfedeceğime, öğretmek için öğreneceğime, hayatımın son gününe kadar elde edebileceğim her bilgiye ulaşmak için çabalayacağıma, o son nefese kadar hayatımı bunun üzerine kuracağıma, kendime söz verip, okuduğunuz, ilgi ve vaktinizi ayırdığınız için sizlere çok teşekkür ediyorum.

Düşünce Tarihi kitabı bu sonsuz bilgi kümesine nereden adım atmalı gibi sorularınıza yavaş yavaş yanıtlar bulmaya başlarken size daha bir sürü sorular sordurtacak ve hayata daha farklı bakmanıza yardımcı olurken, onu sorgulamanıza ve belki de bulacağınız cevaplar karşısında duyduğunuz her hayranlıkla birlikte daha fazla öğrenmek istemenize sebep olacak Türkçede ki o güzel ismiyle Eflatun’un Devlet’ini okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

*Yukarıdaki yazımda bahsetmiş olduğum, benim distopyamı oluşturan o topluluğu bir eleştiri olarak değerlendirmek isteyecek olursanız, eleştiri türünün resimden müziğe, edebiyattan tarihe çok geniş kapsamlı bir sanat olarak ele alındığını belirterek, böyle bir topluluğun zaten var olup olmadığına kendi aklınız, öz bilinciniz ile karar verirken tamamen bu topluluğun sadece kurmaca bir yazı olduğunu da farz edebilir ve kendinizi her hangi bir romanın her hangi bir parçasını
okuyormuş gibi hissedebilirsiniz. İlk başta belirttiğim gibi bir eleştiri sanatı olarak ele almayı tercih etmek isterseniz de onu özgür iradenizle bu şekilde değerlendirebilir, düşüncelerimi anlatırken hiç şekilde saygısızlığa başvurmadığım gibi, fikirlerime ve bana saygı duymanızı sizden büyük bir olgunlukla rica eder, tanımadığınız birine duymamanız gereken gereksiz nefreti içinizde yok etmenizin hem kendinizi hem de dünyayı değiştirebileceğini söylemekle bitirmek isterim. İsterseniz siz de düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz. Bence herkesin yapması gerektiği ve keşke yapmış olsaydı dediğim gibi.

Beyza Hilal KARAÇALI

Yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şunlar da hoşunuza gidebilir